Archive for the ‘Düşünce Dünyası’ Category
Çünkü “Müslüman”sınız
Ağustos 26th, 2010 Posted 20:34
Posted in Düşünce Dünyası
Ahmet Altan 25.07.2010 - Dikkatli Bakın
Temmuz 26th, 2010 Posted 08:55

Acıyorum bu ülkenin haline. Darbedir, Ergenekon’dur şudur budur çok yükseklere gitmeye gerek yok. Bu sene devlet işleriyle fazla yüz göz oldum. Öyle oyunlar dönüyor ki, insanlar o kadar aptal yerine konuyor ki, inanın kendimi hiç güvende hissetmiyorum. Sözü fazla uzatmadan Ahmet Altan’ın köşe yazılarından birini paylaşmak istiyorum. Seviyorum bu gazetenin tarafsızlığını, gerçekten.
“Sadece Türkiye tarihinde değil, dünya tarihinde de pek rastlanılmamış olaylar yaşıyoruz.
Bir ordunun generallerinin neredeyse onda biri “darbe” suçlamasıyla tutuklanıyor.
Bunca kalabalık bir general kadrosunun “darbe” işlerine bulaşması dehşet verici ama bunun kadar dehşet verici başka gerçekler de var.
Generallerin tutuklanmasına neden olan darbe planları ne zaman yapılmış?
Yedi yıl önce.
Bu darbe girişimi nasıl ortaya çıktı?
Yayın hayatına başlayalı daha üç yıl bile olmamış, bin bir sıkıntıyla boğuşan, dar kadrolu, tirajı elli bin olan küçük bir gazetenin “darbe planlarını” yayımlamasıyla.
Çok daha geniş imkânları bulunan, yüzlerce milyon dolarlık bütçelerle yönetilen, herhangi bir bürosunun eleman sayısı bile Taraf gazetesinin tüm elemanlarından daha fazla olan “büyük” gazeteler neden yedi yıl boyunca bu planları yayımlamamışlar?
Bu darbeyle ilgili hiçbir şey duymamışlar mı?
Duymuşlar.
Bazıları günlüklerine kaydetmiş bunları, bazıları yazılarının satır aralarına saklamış.
Neden gerçekleri halktan gizlemişler?
Darbenin kendisi kadar dehşet verici olan gerçeklerden biri “medyanın” bu darbe yandaşlığı.
Biliyorlar, yazmıyorlar.
Sadece darbeyi değil “devletin” içindeki daha birçok çarpılmayı biliyorlar ama okuyucularına söylemiyorlar.
Okuyucularını kandırıyorlar.
Bildiklerini sakladıkları gibi, onların bildiklerini yayımlayan bir gazete çıkarsa ona da saldırıyorlar.
Biz “Balyoz” planlarını yayımladığımız zaman neler yazdıklarını bir hatırlayın.
Neredeyse o “planları” bizim hazırladığımızı söyleyeceklerdi.
Enerjilerinin büyük bir kısmını “darbe” haberlerini yalanlamaya harcamışlardı.
Bu kadar yalancı ve sahtekâr bir medya olursa o ülkede defalarca darbe yapılır elbette.
Generaller kimden ya da neden korkacaklar ki?
Geçenlerde bir televizyonda konuşan iki gazeteciye rastladım, biri, “sahtecilikten” yargılanan bir albayın “orduyu savunmasına” kızıyordu ve inanmayacaksınız ama aynen şöyle söyledi:
“Adam yüz kızartıcı suçtan yargılanıyor kardeşim, öyle darbeden falan değil…”
O gazeteciye “darbe” yüz kızartıcı bir suç olarak gözükmüyordu.
Medyasının hali bu.
Peki ya Genelkurmay?
Neden Genelkurmay yedi yıl boyunca bu darbe girişimini ortaya çıkarmadı, neden “darbecileri” kendi içinden ayıklamadı, neden onları sürekli terfi ettirdi?
Darbecilikle suçlanan generallerden birini daha önceki gün Genelkurmay, “kahramanlıklarını” ballandırarak savunmaya çalışıyordu.
O general, kendi gömdükleri mayınlarla kendi askerlerinin öldüğü ortaya çıktığında “olur böyle şeyler” diyen, “PKK’lıların geldiğini gördük ama kaçakçı sandık” diye açıklama yapan bir general.
Genelkurmay bunların hesabını soracağına tam aksine “koruyuculuğunu” yapıyor.
Bu da yetmiyor, “terör örgütü” yönetmekten sanık bir ordu komutanını Genelkurmay Başkanı bizzat ziyaretine giderek koruma altına almaya çalışıyor.
Sanık orgeneralin “jandarma komutanı” olacağına dair şayialar çıkıyor.
Böyle bir Genelkurmay olur mu?
Çarpık bir sistemi korumaya çalışırken medyası da, ordusu da çarpılmış.
Siyaset kurumu ise bunların üstüne hiç gitmemiş.
CHP, MHP gibi partiler bu sistemi savunmuş.
Sadece AKP, o da Şemdinli skandalındaki utanç verici işbirliği denemesinde hüsrana uğrayıp “sistemle” asla anlaşamayacağını anladıktan sonra “demokrat” adımlar atıp, sistemin kenarından köşesinden de olsa değişmesi için harekete geçmiş.
Yüksek yargı ise bu darbeleri, darbe girişimlerini, muhtıraları hiç soruşturmamış.
Darbelerin ve darbecilerin etrafında kilitlenmiş böyle bir yapı kırılıyor şimdi.
Küçücük bir gazete bu yapının kırılmasında önemli bir rol oynayabiliyor çünkü bu yapı gerçek bir temele dayanmıyor, medyası, ordusu, siyaseti, yargısı gerçek değil bu sistemin.
Bugüne dek hiç sorgulanmadığı için güçlü gözükmüş, kendi halkına çok çile çektirmiş, kof bir sistem var karşımızda.
El ele verdiğimizde bu sistemi değiştirebiliriz.
Değişim için uzattığınız elinizi kimin tutup, kimin boşta bıraktığı ise size “kimin” bu sistemden, kimin değişimden yana olduğunu açıkça gösterecektir.
Gerçekler çağına giriyoruz.
Seksen yıllık bir saltanatın arkasında gizli olanlar birer birer aydınlanıyor.”
Posted in Düşünce Dünyası, Güncel Hayat
Bakış Açısı
Mayıs 25th, 2010 Posted 17:21

Dr.Paul Ruskin, öğrencilerine, yaşlanmanın psikolojik etkilerini öğretirken onlara şu olayı okur:
“Hasta ne konuşuyor, ne söylenenleri anlıyor. Bazen saatlerce anlaşılmaz şeyler geveliyor. Zaman, yer veya kişi kavramı yok. Sadece kendi adı söylendiğinde tepki veriyor. Son altı aydır onun yanındayım, ne görünüşü için bir çaba sarf ediyor, ne de bakım yapılırken yardımcı oluyor. Onu hep başkaları besliyor, yıkıyor ve giydiriyor. Dişleri yok, yiyeceklerinin püre halinde verilmesi gerekiyor. Gömleği salyalarından dolayı sürekli leke içinde, yürüyemiyor ve uykusu düzensiz. Gece yarısı uyanıp çığlıklarıyla herkesi uyandırıyor. Çoğu zaman mutlu ve sevecen, fakat bazen ortada bir sebep yokken sinirleniyor. Biri gelip onu yatıştırana kadar da feryat figan bağırıyor.”Bu olayı okuduktan sonra, Ruskin öğrencilerine böyle birinin bakımını isteyip istemediklerini sorar. Öğrenciler bunu yapamayacaklarını söylerler. Ruskin kendisinin bunu büyük bir zevkle yaptığını ve onların da yapması gerektiğini söyleyince öğrenciler şaşırırlar. Daha sonra Ruskin, hastasının fotoğrafını dolaştırmaya başlar. Fotoğraftaki, doktorun 6 aylık kızıdır.
Ne kadar önemli değil mi bakış açısı? Olaylara tek bir pencereden bakıp ufacık bir kısmı ele alarak değerlendiriyoruz onları çoğu zaman. Ben kendi adıma bu durumu aşmaya çalışıyorum. Önyargılar ve yanlış anlaşılmalar hayatı zehir eden kavramların başında gelir. Bunları yıkmak hatta yok etmek gerekiyor. Daha yeni yaşadım, bir arkadaşımla bu tarz bir olay. İkimiz de aynı meseleyi çok farklı yerlerinden anlamışız ve bu yüzden birçok sorun çıktı. Sonra sorunları hallettiğimizde ikimizin de anladıkları o kadar farklıymış ve yanlışmış ki, güldük halimize. Dikkatli, hoşgörülü ve geniş ufuklu olmak lazım… Ufkumuzu ne kadar geniş tutarsak önyargılarımız o kadar engellenmiş olur.
Posted in Düşünce Dünyası
Minik bİr NoT
Nisan 12th, 2010 Posted 22:51

Sabrımın son zamanları… Ve en çok duaya ihtiyacım olan süreçteyim. Çok az kaldı, inşallah emeklerime ve bekleyişimize değecek. Güzel günlerin bizleri beklediğine inanmak istiyorum. Sizleri seviyorum. Yakında görüşürüz!
A.Z.
NOT: İnsanların nasıl süper hızla değişebildiğine tanık oldum! Bir zamanlar saygı duyduğunuz, sevdiğiniz ve örnek aldığınız insanlar bir anda terbiye sınırlarını zorlayacak hareketler sergileyebilirmiş. Neyse bizden uzak Allah’a yakın =) Tuhaf vallahi… İnsanları anlamak zor vesselam.
Posted in Düşünce Dünyası
Elif ve Yalnızlık
Şubat 15th, 2010 Posted 21:13

Elif gibi yalnızım… Ne esrem var; ne ötrem… Ne beni durduran bir cezmim; ne bana ben katan bir şeddem; ne elimi tutan bir harf… Ne anlam katan bir harekem… Kala kaldım sayfalar ortasında… Gölgesini istedim bir dostun med gibi… Yine yalnız kaldım. Aynı elif gibi…
Posted in Düşünce Dünyası
Tuhaflık
Ocak 17th, 2010 Posted 21:32

Herkes hayatı anlamlandırma adına bir fikir kalabalığıyla boğuşuyor. Düşünmeyi ve düşüncelerini rahat bıraksalar böyle bir yumak oluşmayacak aslında.
Bir süredir fark ettiğiniz üzere ruh hali bakımından gökkuşağı gibiyim. Durmadan çeşitlilik gösteriyorum. Mesela normalde birçok şeyi sorgulayıp olgulara netlik kazandırırım, şimdiyse birkaç eylem dışında hiçbir şey yapmak gelmiyor içimden. Dışarıdan bakıldığında “ölmüş bu” dedirtecek bir durağanlık, kendini bilmezlik, isteksizlik var. Şimdi şurada bir kavga çıksa bana hiç enteresan gelmez mesela. “Olur, olur böyle şeyler, kavga da olur, barış da olur, aşk da olur. Kasmayın, olur hepsi” durumu.
Web sitemle ilgilenmek hiç gelmiyor içimden. Daha doğrusu nitelikli yazılar yazmayı istemiyor canım. Elif Şafak “Kağıt Helva”, Gogol “Ölü Canlar”, Dan Brown “Kayıp Sembol”, “Yüzüklerin Efendisi filmleri” tamamlanmayı ve yayımlanmayı bekleyen taslaklardan bazıları. Eminim siz de onları bekliyorsunuz ama site sahibiniz fazlasıyla müşkülpesent bugünlerde.
Yazının ilk cümlesi de üzerimdeki bu “uyuşuk ruh haline” uygun bir yorumdu. İnsanların çabaları vs. anlamsız geliyor şu sıralar bana.
Tuhafım. Tuhaf. Evet, sen de tuhafsın.
Posted in Düşünce Dünyası
Büyüme(me)k
Aralık 28th, 2009 Posted 14:03

Ben ve ablam=)

Bebek ben

Ablam ve ben =)
Küçükken ne kadar mutluyduk. Tek derdimiz daha iyi bir oyuncağa sahip olabilmekti. Hayallerim hep pastadan - şekerden yapılmış evlerin içerisinde daha önce kimsenin görmediği kadar muhteşem oyuncakların olmasıyla alakalıydı. Düşünüyorum da, gerçekten çok mutlu bir çocukluk geçirdim. Şimdiyle kıyaslayınca o kadar farklı ki… Hafta içi okula gider gelirdik. Başarılı bir öğrenciydim, hatta Türkiye geneli sınavlarda 1. olduğum zamanları bile hatırlıyorum. Hafta sonları, dershane gibi dertlerim olmadığından Cuma gecesinden tüm hafta sonu ödevlerimi bitirir, hafta sonum rahat geçsin diye beklerdim. Cumartesi genelde babam bizi alışverişe götürürdü; kıyafet, oyuncak alırdı. Bazen eğlence merkezlerine gider, finali de güzel bir yemekle tamamlar eve dönerdik. Pazar günleri, hatırlıyorum ev çok dağınık olurdu. Cumartesi günü aldığımız her şey ortalığa saçılmış ve kimse yorgunluktan o eşyaları toplayamamış olurdu. Pazar günü güzel bir kahvaltı yapar, sonra evi toplardık. Hava güzelse dışarı çıkardım, değilse TV falan izlerdim. Pazar günleri bir de, banyo yapardık. O zamanlar haftada 1 kez banyo yaptığımızdan Pazar gününün gerçek adı “banyo günü”ydü. Gece erken yatar ve benzer şekillerde geçecek bir haftaya daha hazır olmuş olurduk.
Yazları ise bir çocuk için geçebilecek en güzel zamanlar olurdu benim için. Bizim mahalle çocukların güvenli açıdan oynayabilmeleri için çok uygundu. Bir kere çok arkadaşım vardı, kız olsun erkek olsun… Gündüz, biz kızlar her yerde evcilik oynardık =) bahçede, kaldırımda, evlerde… Erkekler maç yaparlardı. Akşama doğru da toplu oyunlar oynardık. Saklambaç, 9 taş vs. =) Bütün yaz kelimenin tam anlamıyla doyasıya oyun oynardık. Gittiğimiz tatil yerleri de bir o kadar güzel olurdu…
Benim aklımda kalan çocukluğum aşağı yukarı bu şekilde. Aklıma takılansa, bizim çocukluğumuzda büyüklerin durumu. Yani onlar da bizim kadar mutlular mıydı ki? Birçok sıkıntı yaşadıklarını biliyorum ama bize hiç hissettirmezlerdi. Baksanıza rüya gibi bir çocukluğum olmuş. Bizim için de öyle demek ki. Herkesin küçüklüğü bu kadar güzel geçmiyor ama büyümenin de şimdiye kadar kimseye faydasını görmedim. Küçükken bir sonraki oyuncağı düşlerken, şimdi bu sıkıntıyı atlattık acaba gelecek sefere ne yaşayacağız diye düşünüyoruz. Kendi kendimize çektiğimiz acıları hafifletmenin yollarını arıyoruz. Küçükken oyunların kurallarını hep biz koyardık. Dilediğimiz de çıkardı oyun dışına. Şimdi “hayat” denen bir şey var, oyunun kurallarını kendisi koyuyor, üstelik çok acımasız. Hiç yargılamadan atıyor bizi oyundan, rızamızı sormadan başka bir oyunun kucağına bırakıyor bizleri. Oyun arkadaşlarımıza alışmaya çalışıyoruz. Bazen çok seviyoruz, yine de koparıyor bizi onlardan… Peki, gerçekten büyümek ne demek? Tüm bu sürüklenmeler arasında duygularını aynı çizgi üzerinde sabitleyip hiç taviz vermemek mi? Bu bir oyun, kimseye alışma, kimseyi sevme, kimseye güvenme, nasıl olsa bitecek diyerek beton gibi yaşamak mı? Ben sevmedim bu oyunları, sevmedim bu kuralları, sevmedim büyümeyi. Küçük olmak istiyorum, minicik. Hatta hiç olmayabilirim de. Ne acırım, ne de acıtırım.
Posted in AyseZeynep'e Özel, Düşünce Dünyası
Başlık Bulamadım :)
Kasım 17th, 2009 Posted 19:12

•Çok okumak, çok izlemek, çok dinlemek, çok bilmek, çok görmek, çok söylemek lazım.
Sınırlarımı aşmaya ihtiyacım var.
Üstelik vizeler yaklaşıyor. (Aman Allah’ım üniversiteliyim resmen! Vize falan… Ne tuhaf oldum birden!) Nedense çok çalışmam gerekiyormuş gibi gelmiyor bana. Umarım bu kendine güven(!) durumu başıma bela olmaz.
•Bir hevesle aldığım İngilizce kitaplarını okumak hiç gelmiyor içimden. Onları okumam lazım ama hemen gözüm Shakespeare, Emily Bronte, Elif Şafak, Mustafa Armağan, Tolstoy gibi yazarlara kayıyor. Hani yasak olan şeyler daha cazip gelir ya insana, öyle durumdayım. Bunları değil İngilizceleri okumam lazım ama nerdee?
•Hadi dua edelim bana, bize, onlara, mutluluğa, başarıya, okumaya, sevmeye, hayata! Her şey için dua edelim.
•Bıkmadan beni takip eden, özel mesajla, yayınlanması amacıyla veya sözlü olarak yorumlarını belirten, hatta hiç belirtmediği halde sitemi okuyan siz sevgili takipçilerim! Teşekkür ederim çok… Varlığınızı bilmek güzel…
Posted in AyseZeynep'e Özel, Düşünce Dünyası
Haksızlık
Kasım 7th, 2009 Posted 00:22

Herkesin hayatında muhakkak vardır çok yara aldığı biri. Herkes en azından bir kere biri yüzünden dibe vurmuş, hayata küsmüştür. Hatta böyle durumlar hayatımızın sonuna kadar hiç hatırlamak istemediğimiz anılarımız olarak kalırlar. Biraz hatırlatayım mı? Umudunuzu, hayallerinizi, geçmişinizi, geleceğinizi birine bağlarsınız. Elinizde olmadan çok güvenirsiniz. Toz kondurmazsınız. Her şey güzel gibidir ama içinizde hep bir korku da vardır. Bir gün her şey tepetaklak olursa diye. Er ya da geç olur. Engelleyemezsiniz. Sonra acı çekmeye başlarsınız. İçinizde bir nefret beslersiniz. Bu nefret beraberinde birçok yeni duygu ve davranış getirir. Özgüven eksikliği gibi. Karşılaştığınız her insana temkinli yaklaşırsınız. Korkarsınız kaybetmekten. Yeni insanlara güvenemezsiniz, bağlanamazsınız, gerektiği gibi sevemezsiniz. Bilinçaltınız hala aynı acıya saplı kaldığı için ister istemez kendinizi tam anlamıyla veremezsiniz.
Peki, buradaki haksızlığın farkında mısınız? Size değer vermeyen ve çok acı çektiren, belki nefret ettiğiniz o insanlar yüzünden yeni kişilerin hakkını gasp ettiğinizi biliyor musunuz? Önceki kişi yeni kişiye şans vermeyeceğiniz kadar değerli miydi?
Neden geçmiş, geçmişte kalmaz ki hem? Aylarca canınız yansa da yeniden size umut verecek insanlara karşı hoşgörülü olmalısınız.
Hayatta umut, hayal, sevgi denen şeyler her zaman var.
Ben bir gün umudumu, hayallerimi, sevgimi yabana atmayacak; hak ettiğim değeri verecek biriyle karşılaşacağıma inanıyorum. Karşılaştığımda da eskiden ne yaşamış olursam olayım ona şans tanıyacağım. Başkalarından edindiğim güvensizliği, hayal kırıklıklarını onun üzerine yükleyemem.
Aslında, herkes böyle düşünse mutlu oluruz bir gün, değil mi?
Posted in Düşünce Dünyası
Yalnızlığa Alışmalı
Kasım 3rd, 2009 Posted 19:42

Bavulları hep toplu durmalı insanın…
Bir gün telefonların hiç çalmayabileceği hesaplanmalı…
Tül perde arkasından misafir yolu gözlemekten vazgeçmeli…
İhanetlere, terk edilmelere, bir başına bırakılmalara hazırlıklı olmalı…
Yalnızlığa alışmalı…
Çünkü “omuz omuza” günlerin vakti geçti. Dayanışma, günümüz borsasının değer kaybeden hisse senetlerinden biri artık…
Bireyin keşif çağı, geride kırık dökük yalnızlıklar bıraktı.
Terörün bile bireyselleştiği çağdayız. Zaman, birlikten kuvvet doğurma zamanı değil; zaman, tek başına dimdik ayakta kalabilmeyi becerme zamanıdır.
İşte o yüzden alışmalı yalnızlığa…
Sokaklar dolusu ıssızlıkla baş başa yaşamayı göze almalı insan… Güvendiği dağlardaki karlara bakıp ders çıkarmalı… Hüzünlü bir şarkıyla paylaşılan gecelerde başını dayayacak bir omuz arama huylarından vazgeçmeli… Sofrada tek tabağa, tabakta az yemeğe alışmalı…
Romanlardan yalnızlığı yücelten paragraflar asmalı evin en görünür duvarlarına…”Yalnızlık paylaşılmaz/ Paylaşılsa yalnızlık olmaz” dizeleriyle başlamalı güne… Telesekretere “şu anda size cevap verebilecek kimse yok” denmeli”… belki de hiçbir zaman olmayacak…” Cevapsızlığa, sessizliğe ısınmalı…
Oysa sessizlik haksızlığa alkıştır. Haklılığın onuru yaşatır insanı… Susmanın utancı öldürür. O yüzden en sessiz gecelerde ”doğruydu, yaptım”la teselli bulmalı insan… Feryada komşuların yetişmemesine, soğuk duvar diplerinde sessizce ağlaşmaya alışmalı… Kendiyle hesaplaşmaya çalışmalı… Gece yastıkla ağlaşmaya, sabah aynayla gülüşmeye, kendiyle hüzünlenip, kendiyle keyiflenmeye hazır olmalı…
Hep başını alıp gidebilecek kadar cesur, ama hep kalıp savaşacakmış kadar gözü pek olabilmeli…
Sessizliği, sese dönüştürebilmeli…
Ve sırt çantasını her daim hazır tutmalı insan…
Yollarla barışmalı…
Yalnızlığa alışmalı…
CAN DÜNDAR
Yalnızlık… Bugünlerde nedense fazlasıyla yoğun hissediyorum bu duyguyu. Belki de nankörlük ediyorum, bilemiyorum. Her neyse. Ben Can Dündar’ın birçok yazısını okudum. Kalemini, duygularını çok beğenirim. Size de tavsiye ediyorum.
Buraya tıklayarak web sitesine ulaşabilirsiniz.
Posted in Düşünce Dünyası
